İptal kültürü: Üniversiteler soruna iyi mi ‘uyandırdı’ | Düşünce


On seneler ilkin, felsefeci Allan Bloom, üniversite kampüslerinde “Amerikan zihninin kapanması” mevzusunda meşhur bir uyarıda bulunmuş oldu. Bilhassa Bloom, akademinin artan etik göreciliği benimsemesinden kaygı duyuyordu. “Açıklık, aklı kullanarak iyiyi aramamıza müsaade eden erdemdi. Artık her şeyi kabul etmek ve aklın enerjisini reddetmek anlamına geliyor” diye yazdı.

Çağdaş bakış açımızdan, Bloom’un toplumsal hakkaniyet, mağduriyet kültürü ve politik doğruluk mevzusundaki en derin korkularının çoğunun kehanet olduğu kanıtlandı.

Bununla beraber, etik görecilik mevzusunda Bloom’a son zamanlarda meydan okundu. American Sociological Review dergisinde gösterilen araştırma, aslına bakarsak bunun yerine üniversite kampüslerinde etik mutlakiyetçiliğin büyümesine şahit olduğumuzu gösteriyor.

Yazarlar Miloš Broćić ve Andrew Miles, “Bu öğrenciler, kati etik gerçekler bulunduğunu iddia etmeye istekli olmaları bakımından önceki rölativistlerden farklıdır” diye yazıyor. “Geçmiş yılların etik göreceliği, liberal etik püritenliğin bir biçimine dönüşüyor.”

Sebebi? Yazarlar, beşeri bilimler, sanat ve toplumsal bilim disiplinlerinin, etkilenebilir öğrenciler içinde mutlakiyetçi inançları aşılamada bilhassa iyi hale geldiğine inanıyor. Yazdıklarına bakılırsa bu bölümler, “belirli etik gerçekler olduğuna dair bir inancın eşlik etmiş olduğu ilerici bir inançla karakterize edilen etik bir profili” teşvik eder.

Ek olarak yazarlar, bir öğrencinin kapalı kampüslerde ne kadar oldukca vakit harcarsa, bu özellikleri sergileme olasılığının o denli yüksek bulunduğunu bulmuşlardır.

Ulusal Gençlik ve Din Araştırması’ndan 2002 ve 2013 yılları aralığında binlerce Amerikalı gençten oluşan bir örneklemine dayanan rapor, çarpıcı bir iddianame. “Uyanıklığın” kabaca 2015 yılına kadar ana akım bilince bile girmediğini hatırlamakta yarar var, bu da günümüz öğrencilerinin muhtemelen oldukca daha kuvvetli bir terbiye anlayışından geçmekte olduğu anlamına geliyor.

Bulgular, birçok dış gözlemcinin uzun süredir şüphelendiği şeyi nicelleştiriyor. Daha önceki araştırmacılar, ortalama 500 sosyoloji profesörünün çoğunluğunun, disiplinlerinin “etik bir misyonu” olduğuna iyi mi inandıklarını belgelemişlerdi. Mantıksal olarak, öğretilerinin doğada en azından bir halde evanjelik olacağı sonucu çıkar.

O halde Bloom doğru yoldaydı. Akademi içindeki bazı bölümler o denli etkili hale geldi ki Broćić ve Miles dini köktencilikle paralellikler kuruyor. Hakikaten de, çağıl üniversite yaşamının dini tonlaması -kimlik politikalarının ve uyanıklığın gerektirdiği performatif saflık testleri- şimdi kampüs “sapkınlarının” aforoz edilmesine yol açıyor.

En yüksek düzenin kültürünü iptal etmektir. Uyumsuz akademisyenler artık nesli tükenmekte olan bir türdür.

Yazının özetlediği şeklinde, 1969’da profesörlerin ortalama %30’u kendilerini tutucu olarak tanımlarken; 2013 yılına kadar bu sayı %12’ye düşmüştü. Bu bir örnekleme hatası değil.

5.000 öğretim üyesinin siyasal kimliğini inceleyen 2018 tarihindeki bir araştırma, iletişimde kayıtlı Demokratların Cumhuriyetçilere oranının 108’e sıfır bulunduğunu buldu. Antropolojide oran 56:0; dinde, 70:1; ve İngilizce, ortalama 50:1.

Başka bir deyişle, araştırmacılar yazışma yada insanbilim bölümleri örneklerinde tek bir tutucu bulamadılar. Broćić ve Miles’ın tanımladığı şeklinde “kampüslerdeki talebe deneyimini şekillendirmekten en oldukca görevli olanlar” olan öğrenciye dönük yöneticiler, onları birazcık daha iyi ve 12:1 liberal-muhafazakar oranıyla övünüyor.

2022 mezuniyet törenlerinin bir incelemesi, problemi daha da açıklayan bir halde, liberal ve tutucu başlangıç ​​konuşmacıları arasındaki farkın 53:3 bulunduğunu buldu.

Bu şekilde bir entelektüel homojenlik, grup düşüncesini mukaddes kılar. Sorunlu çocuk departmanları artık iyi biliniyor. Beyazlık, toplumsal cinsiyet ve hanım emek harcamaları şeklinde disiplinler öğrencilere etik kesinlik sunar ve bunun için aktivizm – yansız sorgulama değil – gerçeğin ölçütü.

Bu alanlar, “yakınma emek harcamaları tartışması” esnasında, bilimsel dergiler, sözde titiz akran değerlendirme süreçlerinden zarar görmeden geçen düzmece hikayeler yayınladıkça, kamuoyu önünde utandı. “Portland, Oregon’daki Kentsel Köpek Parklarında Saldırı Kültürüne ve Queer Performativitesine İnsan Tepkileri” ve “Onlar Kimi Yargılayacaklar? Şişman vücut geliştirme kanalıyla antropometrinin üstesinden gelmek” – şimdi geri çekildi – bu tür alanlarda “burs” için çıtayı karşılayanların bir tek en komik örnekleri.

Broćić ve Miles, öğrencilerin “zamanı (ve mevcut) adaletsizlikleri düzeltmek için toplumun değişmesi gerektiğine” inanarak okuldan iyi mi ayrıldığını konu alıyor. Daima olduğu şeklinde, bu tür toplumsal sorunları çözmek için kullanılan araçlar partizan ve tek taraflıdır: Bugün kampüslerde gelişen ilerici politikalar, tetikleyici ikazları, mikro saldırganlıkları ve örtük önyargı eğitimini, ek olarak çeşitlilik, içerme ve eşitlik görevlerini ihtiva eder.

Konuşmayı genişletmek yerine kısıtlamak, bu tür ahlaksallaştırmanın direkt bir sonucudur. Duygusal akıl yürütmenin bu tür tuzakları, Jonathan Haidt ve Greg Lukianoff’un genç yetişkinleri çocuklaştırmanın tehlikeleri mevzusunda uyaran 2019’un en oldukca satan kitabı “The Coddling of the American Mind”a esin verdi.

Hem sol hem de sağdaki entelektüel aşırılıkların bir başka ayık gözlemcisi, “Bilginin Anayasası” adlı kitabında bu tür aşırılıklarla savaşım için yapıcı bir çerçeve çizen Jonathan Rauch’tur. Rauch, “gerçeğe dayalı” topluluğun normlarının temel ilkelerden türediğini özetliyor – bunların içinde, “son sözü kimsenin söylemediği” kabulü de var.

Bu düşünce, bugün çağdaş tartışmalarımızda kötü halde gözden kaçırılıyor; pek azımız kendi yanılabilirliğimizin yalnızca mümkün değil, bununla birlikte daha ihtimaller içinde bulunduğunu kabul etmeye istekliyiz.

Geçen yıl çalışmanın ortak yazarı Andrew Miles ile yaptığım bir konuşmada, araştırmanın “son söz pek de bitmediğini” söylemiş oldu.

Miles, “İyi bilim birikimlidir, bu da herhangi bir çalışmanın sadece bu kadarını yapabileceği anlamına gelir” dedi.

Rauch’u gururlandıracak bir duygu. Son söz yok. Nihai otorite yok. Öğrenmek için asla bitmeyen bir yolculuğa çıkan meraklı bireyler. Üniversite deneyimi bir zamanlar bununla ilgiliydi.

Ari David Blaff, yazıları National Review, Tablet, Quillette ve Institute for Family Studies’de yer edinen Kanadalı bir özgür gazetecidir.

Comments are closed.